Şener Aksu: Sanat olmasaydı hayat paslı bir demir gibi olurdu

Şair/yazar Şener AKSU ile “edebiyat ve yazmak” üzerine konuşmak için bir araya geldiğimiz buluşmada Aksu, “ 12 Eylül’de kafamıza balyozu vurduklarında daha şifreli konuşmamız ve yazmamız gerekti. Böylece aslında daha önce insanlar anlasın diye kolaylaştırdığımız ve gündelik dile taşıdığımız edebiyatımızı birden daha derinleştirmek zorunda kaldık. Böylece bu kişiye istemeden de olsa bir derinlik sezdirme sağladı” diyor ve sanatçıların özgür bir zihine sahip olduğunu, ne zaman ne yapacağının belli olmadığını belirtiyor. Aksu, gençlerle ilgili olarak ise, “genç hevesi çok önemli bir şey, önemli olan hevesleri olmasıdır” ifadelerini kullanıyor.

Jose Saramago’ya bir röportajında soruyorlar: “Yazmaya başlamak içi ne yapmak gerekir?” diye.. Saramago’da “yazmaya başlamak için oturmanız yeterlidir” cevabını veriyor. Sizce yazmaya başlamak için oturmak yeterli midir?

Benim böyle bir önyargım yok. Araba kullanırken Whatsapp’tan sesli olarak şiir yazdığım oluyor. Bir roman üzerinde veya felsefe çalışırken bir odada çalışmanın faydası oluyor. Kapılar kapanıyor ve adanarak yazıyorsunuz.

Sessizlik sizin için önemli mi?

Ben sesli ortamlarda da çalıştım. Bir keresinde bir arkadaş grubuyla otururken bana “Şener her gün şiir yazılır mı?” diye bir eleştiri getirdiler. Bunu düşündün ve “evet her gün şiiir yazılır” dedim. Çünkü insan her gün değişiyor ve yeni şeylere duyarlı hale geliyor. Zihninde bir birikim varsa yazar. Fakat her gün yazılabilir mi? Ben her gün makale yazabilirim ama şiir farklı bir şey. İnsanın kendi içi, tarzı ve özgün olması olması lazım. Sonunda bir deneyeyim dedim. Doğum günümden bugüne kadar şiir yazarım. Bugün buraya gelmeden önce de şiir yazdım. Bu durumda her yerde sessizlik bulamazsınız. Düğün oluyor, cenaze oluyor, hastaneye gidiyorsun, koşturuyorsun. 24 saat boş bir alan bulamayabilirsin ve insan içinde yazmak zorunda kalınca yazıyorsun.

Bu durumda gördüklerinizden de etkileniyorsunuzdur.

Kesinlikle öyle. Evin içinde durayım öyle yazayım gibi bir durum söz konusu olamaz. Çok farklı yerlere gidip gezdiğin zaman şiirler çok daha özgün oluyor. Tabii bir odam, kitaplarım ve geniş bir masam var ama yazmak için her zaman böyle bir ortam şart değil.

Eserleriniz çocukluğunuzdan izler taşıyor mu?

Felsefe eserlerinde bu olmuyor ama edebiyatla ilgili ise bence insan zaten çocukluğunu yazıyor. Çocukluktan esinlenmeyen bir eser eksik kalır. Mesela çocukluk şiirde çok egemendir. Çocukluk şiire çok fazla sızıyor. Bilinçaltımızda bulunan ilk deneyimler bizi çok heyecanlandırıyor. Şiir, insanın içine açılması, kendini tanıması ise kendimi anlamaya kalktığımda da ilk onlarla karşılaşıyorum. Bu nedenle şiirde çocukluk çok etkili olabilir diyorum. Ama romanda yetmeyebilir, çünkü romanda dışsal pek çok birikim gerekiyor.

Bir şiir ya da romanın iyi olabilmesi için imla, noktalama gibi kurallara uymak yeterli midir? Yoksa bu kurallar edebiyatı sınırlandırıyor mu?

Biz başka insanların bizi anlamasını istediğimiz için ortaklığımıza güvenmeliyiz. Yani ortak bir şey olmalı ki benim fikirlerimi onlar anlayabilsin. O halde ortaklığımız akıldır ve yazıda da onun ilkeleri vardır. Yani aklın ve dilin ilkelerine uymayan ifadeler diğerlerine aktarılamadığı için anlaşılamaz. Bu açıdan bakıldığında aklımıza ve dilin kurallarına bağlı kalmak gerekli olabilir. Ancak bir tek istisna vardır: O da şiirdir. Çünkü şiir normal bir dil değildir, dil içinde kendi dilindir. Şöyle bir durum var: Dilin anayasasına aykırı olmamak şartıyla dil şiirde zorlanabilir. Bu nedenle yüksek sesle okumaya uygun olduğu için şiirin bir cümle olduğunu düşünüyorum, dizilerde birer sözcük. Bu durumda, dilin yapısıyla normal dilin imla kuralları çatışma içinde olur. Mesela, bir dizenin sonuna virgül koyuyorsun. Neden ki? Zaten o virgül okuyucu için  dize sonunda bir kesinti olacağından buna gerek yok. Asıl olarak mesele şiirin anlaşılması değil midir? Dilin yasalarına uymak zorundayız fakat, yazarlarda kendi içeriklerine uygun ama dilin yasasına aykırı düşmeyen bir imla anlayışına girebilirler. Biz şiir de büyük harf ve imla kullanmayız, şiir düz yazının boyunduruğuna girmemeli.

Bu söyledikleriniz bağlamında şiirde sizi etkileyen bir şair var mı?

Beni etkileyen şairler çoktur. Ama şair değil de şiir etkiler. Nesimi’den çok etkilendim. Asaf Halet Çelebi beni çok etkiledi. Gençliğimiz çok hareketliydi ve ben 80 öncesi kuşağım. Hayatımızda farklı şeylerle ilgilenirken, dilimiz de Nazım ve Ahmet Arif’ten etkilenmiştir.

Türkiye’de “bir isimden etkilendim” deniyor. Peki burada taklide kaçma oluyor mu?

Ben bu isimleri şairliğimden sonra keşfettim. Ama insan bazen istemeden bilinçaltında da yer ediyor bazı şeyler. Benim zannediyorsun ama değil aslında.

Sanatta güzellik tartışmaları ile alakalı bir mesele mi acaba?

Sanırım insan olmakla alakalı… Ancak sanat eseri, örneğin şiir, şair, şiir ve içselleştiren okuyucuyla tamamlanıyor. Bu yüzden içeriği özgün olmalı ki bu gerçekleşsin. Benim tanıdıklarım dışında bir kişi beğenince “tamam, bir güzellik üretmişim” diyorum.

Herkes için ortak bir güzellik anlayışı var mıdır? Veya herkesin güzel diyeceği bir şey..

Herkesin güzel derken pay aldığı bir şey vardır. Güzel üzerine tartışmalar çok eskidir. Antik düşünürler olan Platon ve Aristoteles’e gideriz ama belki de 18. yy’da estetik,  sanat felsefesinden ayrılıp kendi disiplinini kurunca belki de bize orada bir şey sunmuş oldu. Kendi zamanında ve mekanından farklı yerlerde de güzel olarak algılanan sanat eserlerinin ortak bazı özelliklerinin olduğunu görüyoruz. Sonuçta bir kurgudur sanat eseri ve bir bütünsellik istiyor. Hatta mesela bir sanat eseri mutlaka özgün ya da taze olmalıdır. Eserde bir ritm, özel yaratılmış bir zamansallık gerekir. Zamansallığı ve ritm olmayan esere güzel diyemiyoruz.  Ayrıca iktisattan az pay alan ve kültüre ulaşmada zorluk çeken insanların güzellik anlayışı farklı olabilir. Güzellik yargısı değişken bir şeydir. Ben kendi şiirlerimden beğendiğim bazılarını şimdi beğenmiyorum veya sevdiğim şairlerin bazı şiirlerini.

Sizin “çayın bile dem zamanı var, her şey vaktinde güzel” şeklinde bir sözünüzü okudum. Peki Türkiye’de edebiyatın en güzel zamanını yaşadık mı? Yoksa bugünden daha iyisini görebilecek miyiz?

Ben Türk Edebiyatı’nın gelişen bir edebiyat olduğunu düşünüyorum, tamamlanmış bir edebiyat değil. Mesela Fransız Edebiyatı tarihini incelediğimizde 11. yy’da başlıyor bu edebiyat ve bir gelişme çizgisi var. Endüstri ilişkileri gelişene kadar belli bir durgunluk yaşıyor ama bir gelişme var. Bugün baktığımızda ise Fransız Edebiyatı’nda bir durgunluk görüyoruz. 1984’den beri Fransız kökenli biri ulusal şiir yarışmasını kazanamıyor. Bu da şunu gösteriyor: Fransa’da şiirde bir durgunluk var. Bir yasa olarak bir gelişme ve gerileme dönemi olabilir. Türk Edebiyatı yeni ve çıkışta bir edebiyat.

Şairlerin genelde erkek olmasıyla ilgi bir kaç tartışmaya rastladım.. Şöyle deniyor: Kadınlar sadece erkeklerin şiirler yazdığı insanlardır. Kadını şiirlerinde kullanıyorlar”. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Bunların tarih bilmemekle alakalı olduğunu düşünüyorum. Şiir yazabilmek için tarihsel ortamlara ihtiyaç var. Osmanlı’da bazı şairlerimiz var ama toplumun kadına yüklediği bir imaj var ve toprağa dayalı ekonomide bir kadının karşı tarafın erkekliğini överek bir şiir yazabildiğini düşünebilir misiniz? Günümüzde var ama. Yanlış düşünüyorlar. Bizim Aydili Sanat Yayınları’nda yüzde 80 kadın şair var. Kadınlar ortam olunca şiir yazar. Erkekler, kadını şiirleri için bir araç olarak görüyorsa, aynısını kadınlarda yapabilir. Erkeğin toplum tarafından bir kadını sevmesi, onun cinsel yönlerini bile dışlaştırması ve öne çıkarmasında geleneksel olarak bir onay var. Ama kadının yok, ne yapacak? Nasıl yazacak? Bizim sorunumuz kadından kaynaklanmıyor, toplumsal yapı ve ekonomik ilişkilerden kaynaklanıyor. Endüstri ilişkileri geliştikçe kadın şairler çoğalacaktır.

Bölgesel farklar kadınların yazmaya başlamasında fark yaratır mı?

Kesinlikle yaratıyor. İnsanın gereksinimler tablosunu düşünelim. Yaşamak, güvenlik insanın önceliğidir. İnsanlar bazı endişelerden dolayı otokontrol uygulamak zorunda kalabilir. Bu kendisi için değil bazen çevresinde ki insanlara zarar gelmemesi veya onların üzülmemesi içindir. Toprağa dayalı ekonomi ve kültürlerde yazmak daha sıkıntılı olacaktır.

Gençler bir heves ve heyecanla dergi veya fanzin çıkarmak istiyor ama devamı gelmiyor. Bu durum için ne dersiniz?

Genç hevesi çok iyi bir şey. Az çıkarsın, bu önemli değildir. Önemli olan hevesi olmasıdır. Onun devamı gelecektir. Hem fanzin daha özgürdür. Bir kontrol mekanizması yoktur. Gençlerin hiç yapmamasından bir sayı fanzin çıkarması daha iyidir. Ama dergi fanzin gibi değildir. Bir hiyeyarşi ve kontrol mekanizması var. Herkes farklı şeyler söylüyor.. Hiyeyarşi edebiyatla uyuşmuyor.

Çocuklar ve gençler için söylenen “okusun da ne okursa okusun” şeklinde bir söylem var. Buna katılıyor musunuz?

Kesinlikle karşıyım. Bence okumakta yemek yemek gibidir, diyet yapmak lazım. İçimize zararlı bir şey aldığımızda o her yeri sarıyor. Temizlemesi zordur. Mesela genç yaşta Tutunamayanlar’ın okunmasını istemiyorum. Zihni allak bullak ediyor ve iradeyi perişan ediyor. Nasıl bazı içeçekler gençlere verilmez, şeker yüklemesi fazla yapılmamalıysa, bence ne okuduğuna da çok dikkat edeceksin. Zihin temiz kalsın diyoruz ama zihin temiz kalmıyor. Herşey çöp gibi atılıyor. Kafa karışıklığına sahip olanların metinleri anlaşılmıyor. Neden? Çünkü ne bulduysa okumuş.

Sizden okumak için öneri isteyen gençlere ne öneriyorsunuz?

Ne yapmak istediğine bağlı olarak bir izlek oluşturuyoruz. Ne yapmak istiyorsun? Niçin okuyorsun? Ama felsefeyle bir bağ oluşmasını isterim. Felsefe ile şiir birbirine zıt gibi bu yüzden gençlerde şiiri önceliyorum ama ne yapmak istediğine bağlı.

Yazıldığı dönemde değeri anlaşılamayıp bugün popüler olan bazı eserler var. Tutunamayanlar ve Kürk Mantolu Madonna gibi. Bu eserlerin bir tüketim sürecine kurban gittiğini düşünüyor musunuz?

Şu anda parçalanmışlık duygusu yüksek. Aslında ait olma iradesi çok geriye çekildi. Bireysel ve toplumsal irade gibi. Çok az kişi kendini güçlü bir özne olarak görebiliyor. Aslında özne intihar etmiş gibi. Zaten postmodernizmde özneyi intihar ettirecek şekilde bir felsefe akımıdır ve küreselleşmede öyle istiyor. Sen hiçbir şey ol ki bir şey seni bütünlesin büyük bir organizmada. Bunlar dönem dönem oluyor ama gelecekte de böyle olacak anlamına gelmez. Dönemsel bazı şeyler olabilir ama bunlar geleceğin koşullarınada uygun olursa kalabilir. Dönemsel olanla olmayanı zamanından bağımsız olarak bir yüz yıl sonra anlayabilirsin. Ve ihtiyaçsa devam eder.

 Peki edebiyat toplumsal kutuplaşmayı çözmede bir araç olarak kullanılabilir mi?

Şiirle ve sanatla uğraşan insanlar farklı akımlarda da bile olsa sanki o insanlarla oturup konuşmak daha kolay oluyor. Ortak bir payda bulmak daha kolay oluyor. Siyaset nedir? Üretim tüketim zincirinde ki artı değerin nasıl paylaşılacağı ile ilgili bir karar merciidir. Bundan dolayı herkes kendine göre bir şeyleri düzenlemek istiyor. Sanatta ise otorite için uygun malzeme yok. Bu yüzden sanatla uğraşanlar arasında çatışma daha az oluyor olabilir. 80 öncesi sanatla ilgilenenlerle oturup konuştuğumuzda aramızda daha az çatışma oluyordu.

12 Eylül sonrası üretilen edebi eserlerde bir dönüşüm oldu mu?

12 Eylül, edebiyat için çok yararlı oldu. Evet her şey için zararlı ama edebiyat için yararlı oldu. Belki bir yan etki gibi tabii ki bunu isteyerek yapmadı. 80 öncesi edebiyatı kitleleri etkilemek için bir araç olarak düşünüyorduk. Kim olursa olsun bir toplumsal dönüşüm için bunu düşünüyordu. Ama insan sadece politik bir varlık olmadığı için güzellik ihtiyacı da olduğu için biz bu ikisi arasında ki farkı göremiyorduk. 12 Eylül’de kafamıza balyozu vurduklarında daha şifreli konuşmamız ve yazmamız gerekti. Böylece aslında daha önce insanlar anlasın diye kolaylaştırdığımız ve gündelik dile taşıdığımız edebiyatımızı birden daha derinleştirmek zorunda kaldık. Böylece bu kişiye istemeden de olsa bir derinlik ve sezdirme sağladı.

O dönem yaşananlar size ilham da vermiştir..

Kesinlikle.. Mesela 12 Eylül’ün romanı cidden yazılmadı. 12 Eylül kendini edebiyatta tam ifade edemedi. Aslında travmaların yaşandığı çok büyük bir edebi kaynak. Bunu biraz şuna bağlıyorum: 12 Eylül sonrası toplum sürekli bir karmaşa, sürekli bir dönüşüm içinde yaşadığından  rahatlayıp 12 Eylül’ü içimizde tartışamadık. Mesela neden ciddi bir 12 Eylül şiiri yok. Ciddiye alınacak ciddi bir 12 Eylül romanı yok.

Sanatın muhalif olması gerektiğini düşünüyor musunuz? Sanat siyasete, siyaset sanata yön vermeli midir?

Siyaset sanata yön vermeye her zaman isteklidir. Çünkü eğitimden daha güçlü bir ideolojik aygıt olabiliyor. Yani ne diyor? Otoritenin istediği insanlar yetiştirelim. Reklamcılıkta olan bir şeyi sanatta da yapıyorlar. Mesela benim bilinç korumamın arkasına bir bilgi aktarılır, o bilgiyi ben kendim gibi hissedersem ve orda ki bir edinim davranışa dönüşürse eğer onu kendi yapıyormuş gibi yapar. Sanat insana ben istiyormuşum gibi hissettirebilir. Bunun için siyasetçiler zaman zaman sanatı yasaklamıştır. Eskiden beri her yerde yasaklanmıştır. Sıkıntısı olan sanatçılar olmuş, olmayan sanatçılar olmuştur. Otorite sanatçıları sevmez. Neden? Özgün olmak zorundasın ve özgünlük özgürlükten geçer. Özgün olunca da aykırı oluyorum ve böyle insan istenmez. Otoriteler sınıflandırılmış insanı sever. Sendikaları, partileri bu nedenle sever. Çünkü denetlenebilir alanlardır. Ama bireyler yani sanatçılar tek başınayken nasıl denetleyecek. Ne zaman ne yapacağını, ne söyleyeceğini nerden bilecek? Sanatçı özgür bir zihine sahip. Ne zaman ne yapacağı belli değildir. Ama sanatçı eylemci değildir, eylemden eyleme koşmak zorunda değildir.

Son olarak topluma bir mesaj verme imkanınız olsaydı ne söylerdiniz?

Böyle bir mesaj verilemez. Ben çocukluğumdan beri şiirle ilgilenen bir insanım, şiir okumayı severim, şiir yazmayı severim ya da başka sanat dallarını seviyorum ama her şeyi şiire bağlıyorum çünkü şiir zemin gibi geliyor bana. Sanat olmasaydı hayat paslı bir demir gibi olurdu. Bunu söyleyebilirim.

Murathan Birinci

Murathan Birinci

1989 yılında Rize'de doğdu. İlköğretimi Rize Kurtuluş İlköğretim Okulu, Liseyi Rize Hasan Sağır Lisesi'nde tamamladı. Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nden 2014 yılında mezun olmasının ardından aynı üniversitede Gazetecilik Yüksek Lisans eğitimine devam etmektedir.
Murathan Birinci

Latest posts by Murathan Birinci (see all)

Paylaş:
Murathan Birinci

Murathan Birinci

1989 yılında Rize'de doğdu. İlköğretimi Rize Kurtuluş İlköğretim Okulu, Liseyi Rize Hasan Sağır Lisesi'nde tamamladı. Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nden 2014 yılında mezun olmasının ardından aynı üniversitede Gazetecilik Yüksek Lisans eğitimine devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın